KORKU DUVARI

0
43
-Article Top-

“Hayatta en hakiki mürşit; İlimdir” sözünü söyleyebilecek kadar çağı yakalamış bir liderin kurduğu ülke, bugün nasıl bu hale gelmiş olabilir?

Bu sorunun cevabını bulmak için ciddi bir mücadele verdim. Daha sonra vermiş olduğum mücadelenin sonunda; Kendimi yine derinlemesine bir sistem eleştirisi yaparken buldum. Bu sistem eleştirisini yaparken, aslında bildiğimiz tüm gerçekliklerin kendi zihnimizde yarattığımız bahaneler olduğunun farkına vardım. Kurulu bir düzenin menfaatleri için ömrümüzü harcamaktan başka ne yapıyoruz?

-Article Inline-

“Ev-iş” ikilemine sıkıştırılmış rutin gündelik yaşantımız haricinde, hangimiz toplumsal bir konu hakkında aktif bir eylemselliğin içerisindeyiz?

Oturduğumuz yerden sistem eleştirisi yapıyor ve yanlışları eleştiriyoruz. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyerek, yalnızca sıranın bize gelişini geciktiriyoruz.

Çocuklarını yanına alarak, Hıristiyan bir vatandaşın aç bırakılmış aslanlara yem edilmesini izleyen Romalı bir aile ile, bugün çeşitli gayri hukuki yöntemler ile susturulan/içeri atılan insanları elinde çekirdek ile televizyondan izleyen insan yığınları arasında sizce zihinsel açıdan bir fark var mı?

Gözümüzün önünde cereyan eden tüm hukuksuzluklar ve yanlışlara karşı sessiz kalıyoruz çünkü bilinçaltımız bize sürekli “Kendini baskı ve korku altında hissetmene gerek yok. Çünkü bu haksızlığa uğrayan sen değilsin!” şeklinde telkin ediyor.

Bizlerde derin bir nefes alıp, tanık olduğumuz yanlışlığa sırtımızı dönüp sıradan ve sıkıcı hayatımıza devam ediyoruz.

Peki, bu sistemi ayakta tutan yığınlar olarak korku ve baskı kültürünü tamamen ortadan kaldırmak için mücadele etsek nasıl olurdu?

Yıllardır hayatta ki en hakiki yol göstericinin ilim ve bilim olduğunu idrak eden bir anlayış tarafından yönetilsek, şuan ne durumda olurduk?

Bizleri; Şuan olduğumuz insan haline getiren çarpıtılmış değerler sistemini gözden geçirmeli ve ciddi bir özeleştiri yapmalıyız. Tüm hukuksuzlukların ve kötü gidişatların temelinde; Ciddi bir cehalet yatar.

Bugün sen, ben, o, biz, siz, onlar…

Hepimiz ama hepimiz içerisinde bulunduğumuz mevcut durumun sorumlularıyız.

Bir kurtarıcı bekledik.

Halbuki bize nasihat edilen gibi; Hayatımızın her anını hayatta ki en hakiki yol göstericinin ilim ve bilim olduğunun idrakinde bir birey olarak yaşasaydık, kurtarılmaya ihtiyacımız kalmayacaktı.

***

Bir gün, ilkel bir kabile ciddi bir hortumun hedefi olur. Kabilenin bulunduğu alan, çıkan bu hortum nedeniyle kullanılamaz hale gelir. Kabile erkanı, bütün eşyalarını, birikimini ve geçim kaynaklarını kaybetmiş olmanın verdiği üzüntü ve sinir ile birlikte kabile reisine hücum eder.

“Reis” derler, “Bütün varımızı, yoğumuzu ve huzurumuzu kaçıran bu rüzgarın hedefi neden biz olduk?”

Karşısında öfkeli kalabalığı gören kabile reisi “Sizin yüzünüzden!” diye çıkışır.

“Uslu durmadınız ve önüne ne gelirse yutan bu girdabın sebebi oldunuz”

Tüm bu olanlara anlam veremeyen ilkel kabilenin insanları, yaşananlara rağmen kabile reisine “Şimdi ne yapacağız?” diye sorarlar.

Kabile reisi kalabalığın arasından birini seçer ve parmağıyla işaret ederek “Sen” diye seslenir. “Seni, göklerin öfkesini durdurabilmek için kurban edeceğiz!”

Tüm kalabalık derin bir “Oh!” çeker ve kabile reisinin parmağıyla işaret ettiği noktada olmadıkları için şükreder.

***

Aslında “Sıra bizde değil!” diye sevindiğimiz her gün, biraz daha eksiliyoruz.

Kendi zihnimizde var ettiğimiz korkularımızdan başka; Kaybedecek neyimiz var ki?

-Article Bottom-

CEVAP VER

Yorumunuzu ekleyiniz!
Lütfen adınızı giriniz